Ömer Hayyam’ın Son Arzusu

0
233

Mürsel Gündoğdu’nun Ömer Hayyam ile ilgili dikkat çeken köşe yazısı:

Bir insanın bakışları yaşadığı sürece yıldızlara yönelmiş ve son arzusu da çiçekler içinde uyumak olmuşsa orada büyük bir bilgelikten bahsedilebilir.

Hangi bilge kişi biricik umudunu gelip geçici bir dünyanın kör zindanlarına mahkûm edebilir ve hangi bilgenin gözü, rengarenk kır çiçekleriyle kopup gelen baharın olanca coşkusunu bir huzur feracesi olarak yüreğine nakşetmeye kayıtsız kalabilir?

Hepimiz bu hayatta en büyük arzularımızla sınanırız aslında. Arzularınız ne kadar ışıklıysa günün sonunda hayatınız da o denli huzurlu olur.

Ömer Hayyam’ın son arzusuna gelince onda çok derin bir anlam gizlidir;

-Öyle bir yerde olsun ki mezarım, bahar gelince çiçekler dökülsün üzerine.

Sonsuza kanat taktığımızda hangimiz çiçekler içinde uyumak istemeyiz ki?

Önce Ömer Hayyam’ı tanımanın ardından da bu büyük bilgenin son arzusunun gerçekleşip gerçekleşmediğinin izini sürmek lazım. Bakalım bin yılın ötesinden Hayyam’ın bu çiçekli arzusunun çığlığını duyan olmuş mu?

İlim ve medeniyet güneşinin Doğu’dan yükseleceğine inanıyorsanız eğer yolunuzun Ömer Hayyam’la kesişmesi an meselesidir.

Doğu’nun tefekkür bahçelerinde gezintiye çıkanlar, karşılaştıkları her çiçekte Ömer Hayyam’dan bir renk ve rastladıkları her yıldızda ondan bir iz bulduklarını söyler bizlere. Bu yüzden Doğu’nun eşsiz çiçeklerinin ahvalini bilmeden Ömer Hayyam’ı anlamak neredeyse imkânsızdır. Yine gecenin karanlığına inat gökyüzünde huzurla raks eden yıldızların sırlarını çözmeden Hayyam’ı tanımak ve bir şafak vaktinde karanlığı aydınlığa çeviren güneşin arzularını bilmeden Hayyam’ı anlamak mümkün değildir.

Hayyam üzerine yazmak, Doğu’nun bilim, felsefe ve düşünce tarihinin ışıklı koridorlarında gezmek, İslam düşüncesinin altın çağı olan 11. yüzyıl sosyal tarihinin rengârenk sokaklarının tasvirini yapmak demektir bir bakıma, Doğu tefekkürünün Batı’yı nasıl doğurup emzirdiğinin ve büyüttüğünün ibretlik tarihini kaleme almak demektir. Hayyam üzerine yazmak, bütün karanlıklara inat güneşin, ayın ve yıldızların asırlara meydan okuyan aşk terennümlerini büyük bir titizlikle notaya dökmek demektir aslında.

Ömer Hayyam 18 Mayıs 1048 tarihinde, bayrağında çift başlı kartalı dalgalandıran Selçukluların hüküm sürdüğü Horasan bölgesindeki Nişabur şehrinde doğdu. Asıl adı Gıyaseddin Ebu’l Feth Ömer İbn-i İbrahim el-Hayyam’dır.

Çadırcı anlamına gelen “Hayyam” takma adını babasının çadırcılık yapmasından almış, Selçuklu Veziri Nizamü’l-Mülk ve Bâtıni Daisi Hasan Sabbah ile aynı medresede okumuştur. Tahsil hayatına doğduğu şehirde ünlü üstatlarının yanında başlayan Hayyam’ın, İbn-i Sina’yı manevi hocası olarak kabul ettiği, çocukluk ve gençlik yıllarını Nişabur’da İbn-i Sina ve Ebu Reyhan Biruni’yi araştırmakla geçirdiği bilinmektedir. İlme yatkınlığı sayesinde çok genç yaşta felsefe ve matematikte seçkinleşmiş, henüz yirmi iki yaşındayken dönemin önemli ilim merkezi Semerkant’a gitmiştir. 1061 yılında ise bu şehrin baş kadısı Ebu Tahir’in himayesinde üçüncü derece denklemler üzerine Risale Fil-Berahin Ala Mesaili’l Cebir ve-l Mukabele (Cebir ve denklemlere dair Kanıtlar) adlı eserini yazmıştır. Hayyam bu kitapta, denklemlerin birden fazla kökü olabileceğini göstermiş ve bunları kök sayılarına göre sınıflandırmıştır. Onun üstün meziyetlerini fark eden Vezir Nizamü’l Mülk onu karargâhına davet etmiş, bunun üzerine Hayyam İsfahan’a göçerek orada kendisi için kurulan rasathanenin başına geçmiştir. On sekiz yıl burada çalıştıktan sonra Sultan Melikşah adına Celali Takvimi’ni düzenlemiştir.

Sarışın bozkırların gönüllerini rahvan atların nal izleriyle mühürleyip yeşerten Selçukluların himayesinde ilmin teşvik edildiği ve âlimin sınırsız değer gördüğü İslam düşüncesinin en parlak döneminde yetişmenin avantajlarını çok güzel değerlendiren Hayyam, İbn-i Sina’dan sonra bu toprakların yetiştirdiği en büyük bilginlerden biri kabul edilmiştir.

Hayyam; Felsefe, fizik, metafizik, matematik, astronomi ve şiir alanlarında emsalsiz eserler kaleme aldı. Işığı günümüze dek süren bilimsel içerikli kitaplar yazdı. Matematikte binom açılımı ve bu açılımdaki katsayıları bularak çığır açtı. Dördüncü derece (kübik) denklemi ilk çözen oydu. Cebir Risalesi adlı eseri bir şah eser olmanın yanında onun matematik bilgi ve yeteneğinin çağları aşan boyutlarda olduğunun en önemli kanıtıdır. Sayılar kuramı ve denklemlerle ilgili çalışmalarının yanında Pascal Üçgeni olarak öğretilen kuramın Hayyam tarafından oluşturulmuş olması,  onun etkisinin hala devam ettiğini göstermektedir. Kaleme aldığı eserlerde üçüncü derece denklemlerin geometrik çözümü ve Öklid Beşinci Prensibi (Paralellik prensibi) üzerindeki araştırmaları ve Öklid teoremlerine eşit değerde teoremler ileri sürmesi, Hayyam’ın adını matematik dünyasında sonsuza kadar kalın harflerle yazdırmıştır.

Hayyam’ın fizik, metafizik ve astronomi alanındaki çalışmaları ile yazdığı birbirinden değerli eserler de batıda ilim zihniyetinin oluşmasına esin kaynağı olmuştur.

Hayyam; ilimde genel prensiplere dair, meskûn yerlerin iklimi ve hava değişikliklerine dair, felsefeye dair, fizik İlmine dair, cebir ve geometriye dair adı bilinen on sekiz eser kaleme almıştır. “Ziyc-i Melikşah” adlı eserinde astronomi ve takvime dair araştırmalarını kaleme almış ve bunu Selçuklu Sultanı Melikşah’a ithaf etmiştir. 21 Mart 1079 yılında tamamladığı, “Celali Takvimi” olarak bilinen takvim için büyük çaba sarf etmiştir. Güneş yılına göre düzenlenen bu takvim 5000 yılda bir gün hata verirken bugün kullandığımız “Gregoryen takvimi” 3330 yılda bir gün hata vermektedir. Hayyam’ın yazdığı eserlerin bir kısmının batı kütüphanelerinde varlığı biliniyor iken bir kısmının da kayıp olduğu ifade edilmektedir. Kültür ve medeniyetimizin şah eserlerinin böyle bir akıbetinin olması, irfanımızın en büyük talihsizliği olsa gerek.

Günümüzde Ömer Hayyam’ın en çok tanınan yönü ise onun yazdığı birbirinden güzel rubailerdir.

Sevgili, seninle ben pergel gibiyiz,
İki başımız var, bir tek bedenimiz.
Ne kadar dönersem döneyim çevrende,
Er geç baş başa verecek değil miyiz?

Doğu edebiyatında rubai türünün kurucusu olarak bilinen Hayyam, “Yaradılışın  Sırrı, Yaşamın Acısı, Ezel Yazısı, Devranın Döngüsü, Dönen Zerreler, Ne Olacaksa Olsun, Boşunadır ve Anı anlayalım” konularında çok çarpıcı rubailer yazmış, şiirleri bütün batı dillerine çevrilmiş ve Batı ülkelerinde adına birçok dernek kurulmuş güçlü bir edebiyatçıdır aynı zamanda. Lakin geleneksel şiirimizin içerdiği en yaygın sembolizm alanlarından olan “meyhane ve şarap” kavramlarını sıkça kullanması nedeniyle Hayyam, özellikle batıda ve oradan esinlenerek bizde üstünkörü bir okumanın kurbanı haline getirilmiştir. Bu yanılsama sayesinde bugün Ömer Hayyam denince akla gelen; eyyamcı, gününü gün eden, her daim şarap ve meyhane ile meşgul olan kişi, aslında ilimde, fende ve edebiyatta zirveye çıkan bir mütefekkirin darağacına çekilmiş sureti gibidir. 

Hayyam, yazdığı rubailerde, insanları düşünceye sevk etmenin yanında doğayı, hayatı ve evreni anlamak ve onu ciddiye almak için derin felsefi konularda kalem oynatmıştır. Lakin onca derin içeriğe rağmen rubailerinin dili arı, sade ve halk arasında kolaylıkla anlaşılır bir dildir.

Yaşamanın sırlarını bileydin
Ölümün sırlarını da çözerdin;
Bugün aklın var, bir şey bildiğin yok:
Yarın, akılsız, neyi bileceksin?

“Bildiğim tek şey hiçbir şey bilmediğimdir” diyen Sokrates’in bilgeliği Hayyam’ın şiirinde en yalın ifadelerle doruk noktasına ulaşır. Şiirlerinde bize, yokluktan söz ederek uçsuz bucaksız varlığın ağırlığını hissettirir. Şarap sembolüyle biz farkına varmadan anın nasıl gelip geçtiğini ve geçip gidenlerin bir daha geri dönmeyeceğini yeniden hatırlatır. Onun şiirlerinin temel felsefesi, hiçliktir, yokluktur. Tabiatın ve elle tutulur gerçekliğin dilini kullanarak, geçmiş yokla gelecekteki yokluk arasındaki geçiş sırasında gözlemlediklerini yalın bir ifadeyle dile getirir. Onun rubailerinde varla yok arasında Araf’ta şaşılası bir bütünlük görürüz ki hemen hemen tüm şiirlerinde işte bu bütünlük içindeki gayrı resmi geçidin hayret uyandıran öyküsünü dinleriz ondan.

Her sabah yeni bir gün doğarken,
Bir gün de eksilir ömürden;
Her şafak bir hırsız gibidir
Elinde bir fenerle gelen.

Olanca sadeliğine rağmen Hayyam’ın şiirlerini layıkıyla anlamak büyük bir ilmi ve felsefi birikim gerektirir. Derin sularda yüzmeyi bilmeyenler ve ummana dalmak için çaba göstermeyenler onun şiirindeki engin tefekkürü anlayamaz. Bu yüzden Hayyam, sığ sularda yüzmeyi alışkanlık haline getirenlerce yeterince anlaşılmamış veya yanlış anlaşılmıştır.

Varlığın sırları saklı, benden;
Bir düğüm ki ne sen çözebilirsin, ne ben.
Bizimki perde arkasında dedi-kodu:
Bir indi mi perde, ne sen kalırsın, ne ben.

Gelelim Hayyam’ın son arzusuna;

Hayyam’ın Nişabur’daki mezarını İranlı mimar, Huşeng Seyhun  inşa etmiştir.  Şöyle anlatır bunun hikâyesini; Ben Hayyam’ın “mezarım öyle bir yerde olsun ki ilkbahar gelince çiçekler dökülsün mezarıma” sözünü işitince, bulunduğu bağda mezarın burcunu bağdaki kayısı ağaçlarına göre üç metrelik yükseklik farkıyla yaptım. Bu nedenle ne zaman bahar gelse ve hemen ardından kayısı ağaçları çiçeklerini dökse bu çiçekler Hayyam’ın mezarının üzerine gelir.

Geleceğe dair umudu olanların bu çabaları yarı yolda kalmaz. Bilinen o ki arzusu ışıklı olanların yarınları hep aydınlık ve huzur yüklü olacaktır.

Kalın sağlıcakla efendim.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here